Doğa sana seni öğretir. 01.10.2015 / Likya Yolu

 “Ben nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir” der Baudelaire. İşte Likya Yolu benim için; orada olamadığım bütün kış boyunca, düşlediğim tam da iyi olacağım, çok iyi olacağım yer biliyorum.

 Geçen yıl Korsan Koyu’nda iken, gece konaklamak için oraya uğrayan sırt çantalı gezginler sayesinde tanışmıştım Likya Yolu ile. Günlerce doğa ile baş başa yolda olmanın hazzını yüzlerinde gördüğümü hatırlıyorum ve bir gün bu yolculuğa mutlaka çıkmam gerektiğine karar verdiğimi…Karar vermek kolaydır belki ama başlamak hep çok zordur, bahaneler üretip durur insan, o nedenle bu yolculuğun en sihirli kelimesi  Yola Çık! olacak.

sahin_pansiyon

 Likya Yolu  en güzel düş’üm olmasının yanı sıra aynı zamanda; Fethiye’den Antalya’ya kadar uzanan yaklaşık 500 km uzunluğunda olan ve tek seferde yürünmesi durumunda ortalama 1 ay sürecek, üzerinde 19 antik Likya kentinin kalıntıları bulunan, 1999 yılında İngiliz Kate Clow adlı gezginin patikalara, taşlara, ağaçlara, duvarlara bıraktığı kırmızı-beyaz işaretler ile rotasını belirlediği ve haritalandırarak bize hediye ettiği, Garanti Bankası’nın desteği ile kitaplaşan, Türkiye’nin en uzun mesafe yürüyüş parkuru… Kate Clow bütün minnet ve teşekkür cümlerinin en anlamlılarını hak ediyor. 

IMAG6673 IMAG6860

  Likya Yolu ile geç tanışmış olmamdan yakınsam da bu maceraya ve düş’e kapılmak için kısacık zaman bile yeterliydi. O zamanlar bu yolda yalnız olacağımı düşünmüştüm. Ancak zaman benimle aynı hayali paylaşan ve Likya Yolu’nda bana eşlik edecek,  bir yol arkadaşı çıkardı karşıma. Daha evvel ikimizinde ne bir trekking deneyimi, ne de dik bir dağa tırmanmışlığı vardı. Tek bildiğimiz ne olursa olsun bu yola çıkmalıydık!

PhotoGrid_1443905649108

 Uzun vakitler birlikte araştırmalar yaptık, yolda olan insanların deneyimlerini okuduk, bazen kafamızda soru işaretleri arttı, endişelendik ama cesaretimizi ve tutkumuzu hiç yitirmedik. Yola çıkmaya hazırlanmak bile iyi geldi bize. Sık sık Decatlon mağazasında vakit geçirdik. Neredeyse ihtiyacımız olan herşeyi oradan temin ettik. (Sırt çantası 40- 50 lt, bilekli yürüyüş botu, çadır, mat, uyku tulumu, kafa feneri, yağmurluk) Sonunda Likya Yolu’nu yürümek için en uygun zaman olan Ekim başında, bütün sıkıntıları, üzüntüleri, hırsları, kuşatılmışlıklarımızı ardımızda bırakarak yeşile ve mayive doğru, yükledik çantalarımızı sırtımıza ( siz siz olun yanınıza fazla yük almayın ) yola çıktık.

PhotoGrid_1443996127969

 İkimizde biliyoruz ki bir gün bu yolun tamamını yürüyeceğiz. Şimdi ise maalesef yolda olabileceğimiz 6 günümüz vardı. Olsun; Bizde ufak bir prova yapmaya karar verdik.

 Planımız Kate Crow’un kitabında Likya Yolu’nun medeniyetten en uzak ve en çok yalnızlık hissi yaşandığından bahsettiği Olimpos – Adrasan ( Musa Dağı) ve Gelidonya – Karaöz etaplarını yürümekti. Gelidonya- Karaöz parkurunu çok arzulasakta, bu yolda ki yerleşim yokluğu, su sıkıntısı olması  ve yine zaman problemimizden dolayı yalnızca Çıralı- Olimpos – Adrasan etaplarını tamamlayabildik.

PhotoGrid_1443611836650

 Bu yazımda, Likya Yolu’ndan  geriye kalanlardan çok, bu yolculuk sırasında orada neler hissettiğimi anlatmaya çalışacağım. Daha çok yolda iken almış olduğum notlar ve biraz da yaşadığımız tecrübeler yazıyı oluşturacak. Kendimi ne zaman kuşatılmış hissetsem, unutmamak için, Likya Yolu düş’ümüzü taze tutmak için biraz bu yazı;  biraz da ilk defa trekking yapan ve Likya Yolu’nu ilk defa yürüyen biri olarak  ilk defa yürüyeceklere az da olsa ışık olur belki diye…Tekrar görüşeceğiz ey Likya demek için, okuyana da hemen Yola Çık! diye… 

1. ve 2. gün Çıralı- Olimpos

 Karşımda duran dolunay, uzaklardaki brokoli şeklindeki ağaçların altından gelen yan flüt sesi, kumsalda yoga yapan adam, flüt sesine karışan dalga sesleri, ay ışığına karışan güçlü şimşek ışıkları, burnumda dalından koparılmış limon kokusu; cesaret edebildiğim en güzel şey yolda olmak… 29.01.2015 / Çıralı

IMAG6619 IMAG6613

 Bütün heyecanımızla 28 Eylül gecesi Eskişehir’den yola çıkıyoruz. Uzun bir yolculuğun ardından sabaha karşı Antalya Otogar’a varıyoruz. İlk durağımız olan Çıralı’ya gidebilmek için Antalya Otogar’dan kalkan Olimpos- Çıralı- Adrasan dolmuşlarına biniyoruz. Yaklaşık 1.5 saatlik yolun ardından sonunda orman ve deniz kokusunu içimize çekebiliriz. Minibüs Çıralı kavşağında bırakıyor.   Sahile ulaşmak için ise tekrar kavşakta bekleyen küçük dolmuşlara binmemiz gerekiyor. Kısa bir inişin ardından sahildeyiz. Nerede istersek orada kalacağız bu gece. Sahildeki campinglere göz atıyoruz. Çıralı’yı daha ilk dakikalardan çok seviyorum. Göz zevkimizi bozan tek bir bina yok. Sahil boyunca sıralanmış bungolow ve campingler var. Sahil sonuna doğru ( Yanartaş yolu tarafı) Elif Camping’e rastlıyoruz ve yürüyüşümüzü Çıralı’dan başlatarak çok doğru bir karar verdiğimizi, Elif Caping’te geçirdiğimiz ilk dakikalardan anlıyoruz. Sezon kapanmak üzere olduğundan oldukça sakin ve huzurun tanımına dönüşmüş bir yer burası. Camping işletmecisi Kaan Bey, 3 aydır burada yaşayan Arzu Anne, Kaya ve birkaç çift dışında kimse yok. İstediğimiz yere hızlıca çadırımızı kurup, biraz deniz sefası ve ardından dinlenmeye çekiliyoruz. Akşama Yunan Mitolojisine başlı başına bir efsane kazandıran Yanartaş’a yürüyeceğiz.  Bir yandan Yanartaş’a dair efsaneleri araştırırken diğer yandan bu yol üzerinde ilk kez aylardır resimlerde, bloglarda, görmüş olduğum Likya Yolu tabelasına rastlayacak olmanın heyecanını yaşıyorum.

IMAG6665 IMAG6630

IMAG6621 IMAG6625

 Yanartaş bilimsel olarak doğalgaz sızıntısı nedeniyle taşlar arasından çıkan alevlerin oluşturduğu bir manzara olsa da,  günümüzde yakılan “Olimpiyat Meşalesi” Chimera’nın sönmeyen ateşinin sembolik bir ifadesi olacak kadar güçlü ve anlamlı bir hikayesi var. Öğleden sonra bu hikayeyi yaşamak için yola koyuluyoruz. Çevremizden aldığımız tavsiyelere göre; Yanartaş’a çıkarken yanınıza “sucuk almak” şart. Biz alacak yer bulamadığımızdan bu keyfi yaşayamıyoruz ve çıktığımızda orada ki sucuk kokuları ile yetiniyoruz. Siz siz olun sucuk, patates, biber ne bulursanız yukarı taşıyın! Türk’üz çünkü mangal kültürü içimize işlemiş napalım.

 Ve biraz ilerledikten sonra güzelim  Çıralı- Tekirova Likya Yolu tabelası karşımızda…

IMAG6671Sarılmamak için kendimi zor tutuyorum:)  Dönelim Yanartaş’a… Biz oraya ulaşana kadar hava kararıyor ve yukarıda karşılaşacağımız manzara gitgide güzelleşiyor. Yanartaş’ın girişinde kişi başı 5tl ücret ödedikten sonra tırmanışımız başlıyor. Çıkış yolu çok zorlamasa da bir ışık kaynağı kullanmak şart. Neyse ki kafa fenerimiz yanımızda ve tabi yürüyüş botlarımız zemin için kolaylık sağlıyor. (isteyene depozitolu fener temin ediliyor.)

 Uzun bir tırmanışın ardından sonunda Yanartaş’a ulaşıyoruz. Manzara karşısında yorgunluğumuzdan eser kalmıyor. Tek pişmanlığımız yanımızda sucuk getirmemek. Ateşin etrafında biraz Likya kralının, biraz Yunan tanrılarının, canavar Chimera’nın ve biraz da Pegassos’un kulaklarını çınlatıp, kampımıza dönüyoruz.

CYMERA_20151001_224540 IMAG6710
Gece burada öyle huzurlu ki…Sabah olsun istemiyorum ama bir yandan da yeşili, maviyi özlüyorum ve yarın Olimpos’u fethetmek için sabahı bekliyorum.

 Doğada tembelliğe yer yoktur biliyorum ancak burada uyku öyle tatlı ki gecenin 2’sinde ötüşen horozlar bile o uykuya engel olamıyor ve Olimpos turuna çıkmak için bu yüzden biraz gecikiyoruz. Olsun önümüzde gündüzü gecesi kocaman bir gün var. Bu turumuzun amacı Olimpos’un tadını çıkarmanın yanında aslında biraz da ertesi gün başlayacağımız Likya Yolu keşfi olacak.

 Çıralı’dan Olimpos’a gitmek için yaklaşık 3 km olan sahilden ve asfalt yoldan olmak üzere 2 seçenek var. Biz denize doyalım diye sahil yolunu seçiyoruz. Böylece sahildeki kum zambakları ve özenle korunan Caretta Caretta yuvalarını da görme şansımız oluyor. Likya yolu başlangıcı için ise bize bir ipucu oluyor ve eşyalar ile sahil yolunda zorlanacağımızdan yarın asfalt yolu tercih edeceğiz.

IMAG6737 IMAG6763

  Olimpos’u ilk gördüğümde 9 yaşındaydım. Silik silik çocukluk hatıraları var aklımda…İşte şimdi tam 15 yıl sonra bütün sadeliği ve korunaklılığıyla yine karşımda koskoca şehir.

 Ben  o günden bugüne büyüdüm, kayıplar verdim, değiştim belki ama Olimpos hala çocukluğum gibi ya da ben onu öyle görmek istediğimden hala, çok güzel. Ben bugün burada bir kenara bırakıp bugünü geçmişin gölgeleriyle geziyorum. Babam kayıp düşmeyeyim diye kayalıklardan geçerken elimi tutuyor sanki…Yüzümde hep bir tebessüm…

CYMERA_20151001_213023IMAG6844

 IMAG6841IMAG6854

  Olimpos’ta antik şehri köşe bucak keşfettikten sonra sıra Likya Yolu Musa Dağı başlangıç noktamızı bulmaya geliyor. Hiç zorlanmıyoruz çünkü tabela Olimpos antik kente giriş gişelerinin yanında yer alan otoparkın hemen yanında. Çevredeki esnaftan rota hakkında bilgi toplama girişimimizden sonra ise pek mutlu olmuyoruz. Çünkü “tavsiye etmiyoruz” , ” Akut her gün oradan birini indiriyor” ve daha moral bozucu bir çok görüş ile karşılaşıyoruz. Aldırış etmesekte çok tedbirli olmamız gereken bir rota olduğunu anlıyoruz. Bizi destekleyen insanlarla da karşılaşıyoruz tabiki. Onlardan biri hemen Likya Yolu tabelasının başlangıcında yer alan ” Muzo’s Restorant” adlı restoranın sahibi Muzaffer Abi. Uzun ve keyifli sohbetimizin ardından, yürüyüşümüzde başımıza kötü bir şey geldiğinde Akut’tan önce aranacak kişi olarak numarasını kaydediyoruz ve bir daha Olimpos’a geldiğimizde ilk ziyaret edilecek yerler listemize bu şirin yeri ekliyoruz. Yarın ve diğer günler uzun olacak. Artık camping konforumuza yavaş yavaş veda etmeliyiz ama hala önümüzde Çıralı’da geçireceğimiz bir gece var. Ve o gece yine hayallerle, doğanın bize bizi öğretmesiyle geçiyor.

3. Gün Likya Yolu Çıralı- Adrasan ( Musa Dağı)

Karanlıkta görmeyi öğrenmiştim ancak karanlığa doğru yürümeyi ilk kez deneyimliyordum.

(Olimpos başlangıcı / GPS Koodinatları – 36°23’31.40″K / 30°28’19.90″E)

CYMERA_20151002_145330

  Artık yola koyulma vakti geldi. Bize göre erken bir saatte çadırımızı  toplayıp, Arzu Anne’ye, Kaya’ya, kirpi Rıza’ya  ve güzelim Elif Camping’e veda edip Çıralı’yı Olimpos’a bağlayan asfalt yoldan yürüyüşümüze başlıyoruz ve yaklaşık 3 km sonra Likya Yolu Adrasan tabelasına ulaşıyoruz. Sırtımdaki yüke birde 2 lt’lik su eklenince gözüm korkmaya başlıyor. Yazının başlarında da belirttiğim gibi siz siz olun yükünüzü minimum tutmaya çalışın.( 10 lt’yi  kesinlikle geçmemeli) Uzun saatler yolda olacaksınız ve bir süre sonra o yük 2 kat ağırlaşıyor. Yiyecek konusunda ise biz Eskişehir’den epey hazırlıklı gelmiştik. Yanımızda konserve, tüp çikolata, kuru meyveler gibi hem pratik hemde enerji verecek gıdalarımız mevcut. Olimpos – Adrasan etabı yaklaşık 16 km uzunluğunda. Biz 8 km sonra Musa Dağı’nın zirvesine ulaşacağız ve bu gece orada konaklamayı planlıyoruz.

IMAG6923

  Bu rotanın başlangıç kısmı birazcık karışık, çünkü yol üzerinde aynı zamanda Olimpos antik şehrine ait kaya mezarlarına giden yolu gösteren tabelalar da mevcut. Öncelikle otopark tellerini takip ederek, bir dere yatağından karşıya geçmemiz gerekiyor. Şuan da mevsimden dolayı dere yatağı kuru ancak kış ve bahar aylarında bu geçişte dikkatli olmak gerekebilir.

 Dere yatağından geçmeye niyetlenmişken yanımızda bir başka Likyasever daha beliriyor. 2 kişi çıkacakları yürüyüşte arkadaşı rahatsızlandığı için tek başına yürümeye karar vermiş. İsterse bize katılabileceğini söylüyoruz. Yükü hafif olduğundan bizim uyku tutumlarımızı taşıma teklifiyle karşılık veriyor ve artık bu maceraya 3 kişi olarak devam edeceğiz. Yazı boyunca ondan “Mami” diye bahsedeceğim.

 Dere yatağını geçtikten sonra karşımıza çıkan Olimpos tabelasından,  yani kaya mezarlarının olduğu yöne doğru devam edip, dar ve dik  patikalardan geçerek, ilk kırmızı- beyaz işareti arıyoruz. İlk işaret hemen karşımıza çıkmıyor. Ancak biraz tırmandıktan sonra kocaman bir çam ağacının dibinde ki kayanın üzerinde bize göz kırpıyor. Bu dakikadan itibaren artık 1-2m’de bu işaretler bize yol gösterecek.

IMAG6926

  Mami askerlik deneyiminin ve yük avantajının da etkisiyle bize göre daha hızlı yürüyebildiğinden,  en önde işaretleri takip ederek doğru patikaları buluyor. Furkan’ın ise her daim gözü üzerimde ve dik yokuşlarda bana yardımını esirgemiyor. İlk kez yürüyen biri için zor bir parkur belki ama ilk saatler de bile bu zorluğun üstesinden başarıyla geliyoruz hepimiz. Günlük hayatımda karşımdaki markete ekmek almaya gitmeye üşenen ben bile…Bu arada biz yürüyüş için baton almayı gerekli bulmamıştık ancak daha yürüyüşün ilk saatlerinde batona ne kadar gereksinim duyduğumuzu anlıyoruz. Hemen çözüm üretip, etraftan yükümüzü dengeleyebilecek uzun sopalar bulmayı ihmal etmiyoruz. Hatta Furkan kendine Musa peygamber asası bile buluyor:) Sosyal medya hesaplarına da ise ufak bir tavsiye olarak ” sopanızla gelin” demeyi ihmal etmiyor.

IMAG6945 IMAG6943IMAG6966 IMG-20151003-WA0001

  Yol üzerinde ki işaretler oldukça iyi durumda. Acaba kaybolduk mu sorusunu hiç sordurmuyor. Tam öyle hisseder gibi olduğumuzda; ya bir çarpı işareti, ya bir ok, en kötü bizden önce yürüyenlerin üst üste dizmiş olduğu taşlar hemen bizi doğru patikaya yönlendiriyor. Bizde yol üzerine ara ara taşlar dizmeyi ihmal etmiyoruz tabi ki. Tek sorun ben sanki Musa Dağı’nda değil, Alice Harikalar Diyarındayım; çünkü ara ara seraplar görmeye başladım.

 IMAG6948   IMAG6947

  Ve mola vakti…Yürüyüşe başlamamızdan 2 saat 15 dakika sonra ” Doğa sana seni öğretir.” yazısı ile karşılaştığımız noktada, biraz enerjiye ihtiyacımız var. Kendimizi anlamaya, gücümüzü sınamaya, dayanıklılığımızı ölçmeye ihtiyacımız var. Yolun bundan sonraki kısmı bizi daha da zorlu geçecekmiş; Adrasan tarafından  gelen tatlı çift bize bu bilgiyi veriyor.

IMG-20151003-WA0004 IMG-20151003-WA0002

Günlerdir bu ormandaymışım gibi hissediyorum kendimi sık sık…”Daha ne kadar var” sorusunu her sordurduğunda bana bedenim; “Bir yere varmak değil amacımız yalnızca yolda olmak” diye tekrarlıyorum içimden…Bir ara Mami bize dönüp, “gökyüzünü özledim” diyor. Sahiden saatlerdir sık ormandayız ve gökyüzünü özlüyoruz. Renkler bazen açık yeşile, bazen koyu kahveye benziyor ama o renkleri tarif edecek bir renk yok zihnimde. Burada herşeyi ilk kez görüyorum, ilk kez tadıyorum, ilk kez baş başayım kendimle bu kadar…

IMAG6994

İşaretlerimiz bizi ilk kez hüzün duyduğum bir yere getiriyor. Burası seneler önce Olimpos’ta günlerce devam eden yangının izlerini hala taşıyan bir nokta. Gövdeleri yere yığılmış kalmış ağaçları, çelimsiz çam filizleri saklamaya çalışıyor. Yine de hala umut var diyor işte doğa; yansam da kül olsam da, zaman diyor, her şeyin ilacı zaman…Bir gün yine doğacağım küllerimden ve kalkacağım ayağa sapasağlam, sadece biraz sabır!

IMAG6984 IMAG6986

Buraya bir sonraki gelişimizde, bütün yaralı ağaçların iyileşmesi dileğiyle Musa Dağı’na tırmanmaya devam ediyoruz. Yolda bir çok yürüyüş grubu ile karşılaşıyoruz. Su sıkıntımız şimdilik yok ama ilerleyen zamanlarda çok ihtiyacımız olacak. Zirvedeki çoban kulübesi yakınında ki su kaynağının yetersiz olduğunu ve orada duran adamın suyu pahalıya sattığı bilgisini veriyor bize yürüyüş rehberi. Doğanın kucağınca, Musa Dağı’nın zirvesine yaklaşmışken ” para” kelimesini duymak bile rahatsızlık veriyor. Derin derin nefes alıp, başımı yaslayıp bu heybetli dağın dizine, fısıltılarını dinlemeye devam ediyorum.

Artık son ve belki de en dik yamaçtayız. Bu tırmanıştan sonra, daha önce bloglarda rastladığımız yemyeşil yayla ile buluşacağız. Ardından ise merakla beklediğimiz ve geceyi geçireceğimiz çoban kulübesine ulaşacağız. Şimdiden özledim geçtiğimiz bütün patikaları, sandal ağaçlarını, renkleri…Yaylayı geçince bir an uzakta çoban kulübesini gördüm sanıyorum. Furkan ve Mami dikkatlice uzaklara bakıyor; yok. Tabiki yine hayal görmüşüm.

IMAG7010

Yaklaşık 5 saatin sonunda hayalimde ki çoban kulübesi ulaşıyoruz. Musa Dağı’nın zirvesindeyiz…Yüklerimizi yere bırakıp, kuş misali hafifledikten sonra etrafı gözlemlemeye koyuluyoruz. Kimsecikler yok. Yolda karşılaştığımız rehberin bahsettiği adam, kulübenin kapısını kilitleyip gitmiş ve susuzluktan ölüyoruz. Aşk pansiyon yazan bir branda var. Pansiyon göremiyoruz etrafta ama buraya aşk ismini koymak iyi fikirmiş diyorum. Kulübenin orasını burasını kurcalarken, o da ne kapının hemen yanında ki halının altında abartmıyorum en az 200 adet küçük şişe su. Hayatımda uzun zamandır herhangi birşeye bu kadar mutlu olduğumu hatırlamıyorum. Ne iyi adammış diyoruz kulübe sahibine; sabah ne kötü kalpli olduğunu öğrenecek ve başımıza geleceklerden habersiz…

IMAG7020

Suya fazla bir çaba göstermeden sahip olunca şımarıyoruz biraz ve daha fazlasını istiyoruz. Mami kulübenin arkasında ki delikten içeriyi süzüyor. Patates görmüş içeride. Yeterli yiyeceğimiz var yanımızda ama kamp ateşinde közlenmiş patates hayal ettikçe, belki de evlerimizdeyken burun kıvırdığımız patatese delice ulaşmak istiyoruz. Çabalarımız patates için sonuç vermiyor ancak elimiz boşta değil; çaydanlık ve çayımız oluyoruz. Daha ne isteriz ki…

IMAG7035

Güneş batmadan hızlıca çadırımızı kuruyoruz, ateş yakma hazırlıklarına başlıyoruz. Herşey yolunda ama benim hayal görmelerim bitmiyor. Etrafı gözlemlediğim sırada biraz uzakta ağaçların arasında bir karartı görüyorum. Gördüğüm karartıyı önce bir karavana, sonra bir uçak iskeletine benzetiyorum. Çok eminim kendimce. Bunu Furkan ve Mami’yle paylaşma hatasına düşüyorum yine. Hemen gidip bakıyorlar ve yine tabi ki hiç birşey yok. Ne kullanıyorsam onlara da vermemi istiyorlar. Artık Musa Dağı’nın beni yavaş yavaş delirttiğine inanmaya başlıyorum ki; uzaklardan “tık tık” sesler duyuyorum. Ben bile aldırış etmiyorum artık, biliyorum delirdim çünkü. Ses belirginleşiyor. Son kez paylaşıyorum onlarla hayalimi ” Hey sizde benim duyduğum sesi duyuyor musunuz?” …Gülüşmeler …Musa Dağı bana bir güzellik yaparak; daha dur delirmek için erken demek ister gibi duyduğum sesi gerçeğe dönüştürüyor ve uzaktaki patikadan  tık tık baton sesleriyle Alman dostumuz Frederick beliriyor. Musa Dağı zirvesinde artık 4 kişiyiz.

IMAG7041

Frederick için yalnız bir gezgin demek yanlış olmaz. Daha önce yolda karşılaştığımız bir çok yabancı turist gibi Likya Yolu’nu ve belki de Türkiye’nin cennetlerini bizden çok daha iyi biliyor. Daha önce Likya yolunun farklı etaplarını da yürümüş. Likya Yolu’nda turist olan biziz aslında. Yabancılar burayı bizden çok daha fazla sahiplenmişler çünkü. Gece uzun olacak, artık Adrasan’dan bile görünebilecek kamp ateşimizi yakma vakti…

IMAG7063

Hayatımın medeniyetten, kalabalıklardan, karmaşadan ve o karmaşayı yaratan insanlardan en uzak gecesi…Doğallığa, doğaya, insanlığa, dostluğa, her şeyin en saf haline de bir o kadar yakınım. Yakınız…

Hava biraz soğuk, ateşin etrafına dizilmişiz, Mami tek istediği şey olan çayı demliyor, Furkan konserveleri hazırlıyor, Frederick biraz sonra yapacağı ve hayretle şahit olacağımız, hayatımda gördüğüm en özenli yemeyin, hazırlığında. Onlar özenle çalışırken ben kamp ateşinin tadını çıkarmaya hiç utanmıyorum:) Biz Fredi’nin bize bağışladığı kocaman bir ekmek ile hazır çorba, konserve falan karnımızı çoktan doyurmuşken, Frederick hala minik ispirto ocağını yakmaya çalışıyor. Kafa feneri ile özenle önce bir adet soğanını, sonra biberleri ve domateslerini doğruyor. Bütün bu hazırlıklar yaklaşık yarım saat kadar sürüyor. Bizde sonunu merak ettiğimiz bir film izler gibi onu seyrediyoruz. Tek kullanımlık salçasını ve malzemeleri minik tavasına atıp, baharatını da ekledikten sonra, biz tam;  hıhh şimdi yumurta çıkarıp menemen yapacak diye korkarken, neyse ki duruyor beklemeye başlıyor. Onun bu çabasını izlerken biz ikinciye acıkıp, atıştırmalıklarla beraber çoktan çayımızı yudumlamaya başladık. Gezgin olmak büyük bir disiplin istiyor anlıyoruz. Fredi’de 1 saat sonunda doyduktan ve 1 saat yine aynı özenle bulaşık yıkama işleminden sonra sohbet başlıyor. Bir Alman, üç Türk bir gün Musa Dağı’nın zirvesinde mahsur kalmışlar…temalı komik muhabbetlerimiz bundan sonra başlıyor.  Sıra sıra herkes bir maharet sergilesin diyoruz. Mami şarkı söylemeyi tercih ediyor. Musa Dağı Çav Bella ile yankılanıyor. Frederick yapabileceği bir şey bulamayınca, onu sonunda Almanca çocuk şarkısı söylemeye ikna ediyorum:) Sonra sıra bize de geliyor tabi. Muhabbetin bile en saf hali var burada, en keyifli hali…

Musa Dağı bütün misafirperverliği ile kucaklıyor bizi. Bütün önyargılarımızdan arındırıyor. İyi insan olun yeter diyor sanki. Doğayı sevin, özünüzü unutmayın diyor…

Her çıkışın bir inişi vardır elbet. Yarın sabah erkenden yola çıkacağız ve Adrasan etabını tamamlayacağız.

IMG-20151003-WA0006

4. Gün Likya Yolu Musa Dağı- Adrasan   

   Sabahlar bile bir başka burada, tertemiz hava zinde hissettiriyor. Tam da Likya Maratonu’nun düzenlendiği tarihte ve bu sabah sporcuların geçeceği güzergahtayız şuan da. Yolda bir çok maraton sporcusu ile karşılaşacağımızdan keyifli bir gün olacak.  Çoban kulübesinin maraton organizasyonunun dinlenme noktası olduğunu sabaha karşı biz uyurken oraya gelen organizasyon ekibinden öğreniyoruz. Sular da onlara aitmiş fazla fazla alsaydınız diyorlar ve yanında ikram ettikleri sandviçte cabası. Biz yola çıkma hazırlıkları yaparken Mami ve Frederick ile vedalaşma vakti. Mami Olimpos’a geri dönüyor. Frederick ile de Adrasan’da karşılaşacağımızdan habersiz vedalaşıyoruz. 

IMAG7086

Bundan sonraki kısım biraz can sıkıcı;  çünkü o bahsettiğim kötü kalpli kulübe sahibi biz toparlanırken yanımıza geliyor. Hello selamına, Aleykümselam diye karşılık veriyoruz. Başta dost canlısı görünse de konuşmaya başladığı dakika amacını anlıyoruz. Burada kamp kuranlardan 10 tl ücret alıyoruz diyor. Afallıyoruz. Çünkü daha önce burası hakkında edindiğimiz bilgilerde hiç böyle bir şeye rastlamadık. Sebebi sorduğumuzda, sesini yükselterek burası benim tapulu arazim ( dağdan bahsediyor ve yalan söylüyor) ve siz gelip burada kamp kuramazsınız o parayı vereceksiniz diye çıkışıyor. Gece yalnız değildik, başkaları da vardı, onlar gittiler, onların ücreti ne olacak dediğimizde: Ben onlardan ücretlerini akşam buradan ayrılmadan önce aldım diye yalan söylüyor. Sonra Furkan fiş kesersen paranı veririm gibi mantıklı bir cevap ile karşılık veriyor. Bu cevap karşısında iyice sinirlenerek yanımızdan uzaklaşıyor. Mesele 10 tl vermek ya da vermemek değil, bu yolda yerlisi yabancısı herkes birbirine bir şekilde yardımcı olmaya çalışırken, bu adamın sergilediği insanlıktan uzak tavrı bizi çok rahatsız ediyor. İzin vermiyoruz moralimizi bozmasına, izin vermiyoruz da Türkiye’nin neden hala turizm kaynaklarını verimli kullanamadığını, bu zihniyetteki adamlar yüzünden, cennetlerin bile nasıl cehenneme çevirildiğini anlıyoruz. Bize bu tavırda yaklaşan insan, kim bilir turistlere karşı nasıl çıkarcı bir yaklaşım sergiliyordur diyoruz. Üzülüyoruz.

Likya Yolu’na dair daha önce nerede okuduğumu hatırlamadığım bir söz geliyor aklıma “Rota boyunca rakım düştükçe insaniyet azalır.” Bu sözün yanılgısına düşürüyor bu adam bizi; çünkü şuan zirvesindeyiz ve rakım oldukça fazla. Oradan uzaklaşırken, çoban kulübesi bizi biraz buruk uğurladığından dolayı mahçup ve utangaç. Olsun diyoruz sen üzülme, o kötü kalpli çobanın hayali pansiyonunun ismine ithafen ; Bu aşkın katili o çoban!  Sen hiç üzülme, yine geleceğiz diyoruz ve vedalaşıyoruz. 

Kırmızı- beyaz yol çizgilerini çok özledim, ilerlemek için sabırsızlanıyorum ama öncesinde son bir işimiz var. Belki bizden sonra burada; yani kimsenin olmayan, yalnızca doğanın olan bu yerde konaklayacak insanlara küçücük bir faydamız dokunur diye  jandarmayı arayıp, bizim kalbimizi kıran o çobanı şikayet ediyoruz. Tabi ki jandarmanın bu ücret alma ve tapu meselesinden haberi yok, ilgileneceklerini söylüyorlar.

IMAG7089

Adrasan’a ulaşmaya  8km kaldı. İnsan eli değmiş herşeyin çabuk tükendiği gibi, telefonlarımızın şarjı da Musa Dağı’nda geçirdiğimiz gece tükeniyor. O nedenle iniş yolumuzun güzelliklerini zihnimize kaydetmek ile yetiniyoruz ve bu sayede herşeye çok daha dikkatli bakıyoruz.

Uçsuz bucaksız bir denizin üzerinde yürümek gibi bu yol. Öyle bir genişlik var etrafımızda. Bu genişliğin dezavantajı, yanlış patikaya sapmanın ve kaybolmanın an meselesi olması. Çarpı işaretlerine bu nedenle daha sık rastlıyoruz. Neyse ki işaretleri takip etme konusunda bizde en az Mami kadar iyiyiz. Zaman geçtikçe patikalarda, maraton sporcularına ve Likyaseverler ile karşılaşmaya başlıyoruz. Önce 2 sporcu ile selamlaşıyoruz. ( muhtemelen onlar yarışı kazanmıştır) Sonra karşımıza su sıkıntısı yaşayan 3 genç çıkıyor. Tereddütsüz suyumuzun bir kısmını onlarla paylaşıyoruz. Biraz ilerledikten sonra, maratonda yarışan Türk bir amca çıkıyor karşımıza ve çok yorgun görünüyor. Ona da biraz su takviyesi yapıyoruz. Bize rakipleri hakkında sorular soruyor ve ona biraz ajanlık yapmış oluyoruz. ( muhtemelen o amca hala yürüyordur) Hala yolun başlarında sayılırız ve suyumuzu artık daha idareli kullanmamız gerekiyor çünkü Adrasan’a kadar su kaynağı yok.

PhotoGrid_1443873465270

Bu yolda çoban kulübesine kadar olan kısım, sanki benim dayanıklılığımı ölçtü, yalnız bırakıp sınadı beni. Şimdi ise sınavı geçtim ve bana cesaret veriyor gibi hissediyorum. Patikalar ve manzaralar ödül gibi, yolda karşılaştığımız onlarca insan ise; bak yalnız değilsin sen de yapabilirsin demek ister gibi. Zaman zaman zorlandığım oluyor yine. İniyoruz, çıkıyoruz, tırmanıyoruz. Bazen patikalar çok fazla daralıyor, bazen ucu bucağı görünmüyor. Furkan daha çok nazımı çekmek zorunda kalıyor bu sefer. Belli etmiyor tabi, bütün mızmızlıklarımı sabırla karşılıyor ve kendimi iyi hissetmem için elinden geleni yapıyor.

IMAG7097

Sona yaklaşıyoruz; daha doğrusu sona yaklaştığımızı sanıyoruz. En büyük hatamız ara ara karşılaştığımız insanlara Adrasan’a ne kadar kaldığını sormak oluyor; çünkü her biri farklı bir şey söylüyor. Kendimize söylememiz gereken ise; önemli olan neydi, varmak değil, yolda olmaktı. Suyumuz azaldı ama Musa Dağı’nın eteklerine yaklaşıyoruz. Son bir keskin inişten sonra bir de karşımızda ne görelim; “Aşk Pansiyon” reklam tabelası:) üzerinde “Rezarvasyon yaptırınız” gibi şizofrenik bilgiler yer alıyor. Belki yaptığımız çok doğru bir şey değil ama çıkarıyorum kalemi tabelanın üzerine, İngilizce ve Türkçe gitmeyin, inanmayın gibi ifadeler yazıyoruz. Kalbimiz hala kırık çünkü. İyileştirecek yollar arıyoruz. Bunu fotoğraflayamıyorum çünkü telefonumuz kapandı. Size, güzel anılarınızı depolayabilmek adına ufak bir tavsiye; çantanızda küçük bir digital fotoğraf makinası bulundurabilirsiniz.

IMAG7107

Yolda karşılaştığımız, bir kaç günde 100 km yürüdüğünü söyleyen 60 yaşında teyzeden utanarak söylesemde iyice yorulduk ve artık suyumuzu damla damla içmek zorundayız. Belki de yolun sonuna gelmenin hüznündendir yorgunluğumuz bilmiyorum. Yaklaşık 6km dir işaretleri başarıyla takip eden biz,  son düzlükte, yanlış bir yola saptığımızı fark ediyoruz. Sivri kayalıkların üzerinden devam eden bir  yol burası. Düz ilerlesek, Likya Yolu’nun Adrasan çıkışına ulaşacağız. Kısa süre kayalar ile cebeşleştikten sonra  doğru yolu buluyoruz ve bir yerleşim yerinin kıyısına ulaşıyoruz. Düz devam etsek, köye ulaşacağız biz kıyıdan gitmeyi tercih ediyoruz ve böylece, yolun kıyısında ki seralardan kopardığımız ve hayatımızda yediğimiz en lezzetli narlara ulaşabiliyoruz. Ben kendimi yere atmış dinlenirken, Furkan’ın narı o iştahla ve afiyetle yiyişi hala gözümün önünden gitmiyor.

Geniş bir arazi yolunun ardından, tıpkı başladığımız nokta gibi, kuru bir dere yatağından geçerek, Adrasan asfalt yoluna ulaşıyoruz. Bulduğumuz ilk çeşmeden kana kana su içiyoruz. Evet bitti. Bitti ama ben o güzelim Likya Yolu tabelasıyla bir türlü vedalaşamıyorum. Neredeyse ağlayacağım. Hem yorgunluktan hem de hala yorulmayı istemekten.

IMAG7160

Adrasan’ın dinginliğine alışamıyoruz başlarda. Bize çekingen davranıyor. Sonra yavaş yavaş açıyor kendini bize. Sahilde belediyenin otopark olarak ücretlendirdiği bir kamp alanı var. Bir ağaç gölgesine yerleştikten sonra ki zamanımız gece Adrasan sahilinde güzelim yıldızları izlemekle, gündüz denizin tadını çıkarmakla geçiyor. Ertesi gün ise artık eve dönüş zamanı…

IMAG7176

Teşekkür etmek istediğim çok fazla şey var. Herşeyden önce bu hayalin peşine düşebilme cesaretini bulabildiğim için kendime; hemen ardından, o yanımda olmasaydı belki de bu hayali yıllarca erteleyeceğim için, bütün bu güzellikleri benimle paylaştığı için yol arkadaşıma ve yol boyunca bizden yardımlarını, dostluklarını esirgemeyen herkese çok teşekkür ederim.  En büyük teşekkür ise beni gizemiyle büyüleyen, içine çeken, hatta bazen afallatan Likya Yolu’na…

Size tavsiye, önce Likya’yı hayal edin, sonra dost edinin ve ardından yürüyün. İnanın bana, Likya’yı yürüme hayali, gerçekleştikçe tükenmeyen tek hayaliniz olarak kalacak…