Öyle yazarlar vardır ki, hakkında bir kaç cümle yazacakken bile, uzun uzadıya düşünür, kelimeleri özenle ve dikkatle seçer, ölçüp tartarsın.

 Öyle güçlüdür ki o yazarların bugüne dek yazdıkları, insana hissettirdikleri işte bu yüzden içinde onların cümlelerini besler, büyütür ve saygı duyarsın.

  Yazar olmanın, hayata dair bir iz bırakabilmenin cinsiyeti olmaz elbette ancak yüzyıllardan beri bende varım demek, kalemlerini sivri uçlu bir oka dönüştürüp, yaşadıklarını hırçın ve kışkırtıcı şekilde yazabilmek ve dünyada doğduğundan beri omuzlarına binen onca eşitsizlik ile savaşmak büyük cesaret gerektirir bir kadın için.  Sadece bunu başarabilen kadınlar ayakta kalabilir edebiyatta sonunda, onların sayıları da yarım yüzyıllık edebiyat dünyasında bir elin parmaklarını geçmez.

   Edebiyat kadını anlatır hep, anlatırda; bir kadını en iyi yine bir kadın anlayabilir ve anlatabilir kanımca. Her kadının bir hikayesi vardır ancak sadece kendi hikayesinin kahramanı olabilen ve kendini anlayabilmiş, okuyan ve hissettiklerini tüm etkileyiciyle yazıya dökebilen bir kadın iz bırakabilen bir yazar olabilir belki de.

  Türk edebiyatımızda da tıpkı dünya edebiyatında olduğu gibi, çok az sayıda kadın, tüm cesaretiyle yazar olabilmeyi başarmıştır. Bu nadide kadınları anlayabilmek, onları kelimelerle anlatabilmek benim için oldukça güç aslında. Fakat dilim döndüğünce, kelimeleri ile büyüdüğüm, ne zaman bir çıkış yolu arasam kitaplarına sığındığım, bana bazen güç, bazen umut kaynağı olan, bazen de gerçekleri, kadın olmanın dayanılmaz ağırlığını yüzüme çarpan bu çok özel kadınlardan, kahramanlarımdan ikisiyle tanıştıracağım sizi. Tanıştığınıza hiç pişman olmayacağınızdan ve onları başucunuzda yaşatacağınızdan eminim.

Türk Edebiyatının İlham Perisi: Tomris Uyar

indir

   Öyle bir kadın düşünün ki, zeki, espirili, cool, çok yetenekli bir öykücü, çevirmen, eleştirmen, deneme yazarı, güzelim gözleri, lümpenliği, loş odaları, sevgileri ve acılarıyla kısacık ve dopdolu bir hayatın sahibi olsun. Sevmenin ve sevilmenin kanıtı olsun.

  Öyle bir kadın düşünün ki dizelerine aşık olduğumuz o güzelim Edip Can Sever, Turgut Uyar, Ülkü Tamer ve Cemal Süreyya’ya bugün hayranlıkla okuduğumuz en değerli dizelerini yazdırmış olsun ve en güzel aşkların öznesi olsun.

  Evet tam olarak Tomris Uyar’dan bahsediyorum. Türk Edebiyatına kazandırdığı sayısız çeviri ve öykü ile bir çok kadın kadına ve yazara ilham olmuş, kendine özgü ve farklı kişiliği ile, o dönemdeki kadınlardan nispeten farklı düşünebilen ve düz yazılarıyla fikirlerini tüm cesaretiyle çekinmeden söyleyebilmiş o özel kadınlardan biri Tomris Uyar.

  Edebiyatımızın en değerli ve güçlü kalemlerinin ilham perisi olabilmesi, karakteri, duruşu ve birbirinden farklı meziyetleri ile belki de bir çok kadının olmak istediği kişi o…

  Tomris Uyar babasının şiir kitabı, annesinin ise çevirileri olan, edebiyatla arası iyi olan bir ailenin kızıydı. Arnavut Kız Koleji yıllarında başladı ilk öykü yazma isteği. Böylece Kız Koleji’nin ardından Gazetecilik Enstitüsü’nü bitiren Tomris çeviri denemelerine başladı. Öncelikle Türkçe’nin tüm kıvraklığına sahip olmak istedi ve annesi gibi çeviriler yapmaya başladı. Sonrasında ise öykü yazarı olarak girdi hayatımıza. Ve sıcacık öyküler yazdı. Edebiyatımızın en önemli kadın yazarlarından biri olarak gönüllerime taht kurması uzun sürmedi. 60’ı aşkın çevirisi kitaplaşan Uyar, 10 öykü derlemesinden Yürekte Bukağı ile 1979, Yaza Yolculuk ile 1986 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı.

  Tomris Uyar, edebiyatımıza kazandırdığı onca değerli eserin yanı sıra aynı zamanda aşkları ile de çok konuşuldu. Ufacık tefecik ancak kalbi kocaman olan kadınlardandı o. Nasıl yetmiş böyle önemli şairlere sevgisi insanın aklı almıyor.

Turgut Uyar onun için: ‘bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur’ der.

Edip Cansever onun için: ‘seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki’ der.

Cemal Süreyya onun için: ‘daha nen olayım isterdin, onursuzunum senin’ der.

Bir akımın ilham kadını denilir Tomris Uyar için, ne doğru benzetme. Tomris olmasaydı bunca güzel şiir ile buluşamayacaktık belki de.

  Dopdolu ve kıskanılacak bir hayatın ardından 2003 yılında kanser sebebiyle hayata veda etti Tomris Uyar ve Edip Cansever’in dizelerine inat ilk kez uzun bir yolda uzun bir yürüyüşe çıktı.

Türk Edebiyatının Gamlı Prensesi : Tezer Özlü

indir (1)

  Kalbi ve gözleri çok güzel olan kadınların kaderi mi acaba erkenden göçüp gitmek dünyadan. Acıyı, sevgiyi ve daha ne kadar duygu varsa hepsini, yürekten, sahiden kalplerinde hissedebildikleri için mi daha fazla dayanamıyor bedenleri yaşama. Bu yüzden mi demişti, Tezer Özlü mektup arkadaşı Leyla Erbil’e “Yüz doksan yıl yaşadım, görecek ne kaldı’ diye. Tezer Özlü bu yüzden mi Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabında usul usul fısıldıyor kulağımıza kısacık bir ömrün de ne kadar değerli ve dopdolu olabileceğini.

  Tezer Özlü ile belki de onu okumak için çok erken olan yaşlarımda tanışmıştım. O gün bugün hiç ayrılmadık kendisi ile. O benim hep gamlı, hüzünlü tarafım oldu. Hep onun satırlarına sığındım, hayatla baş edecek gücüm kalmadığında. Çocukluğumun soğuk geceleri Tezer Özlü ile geçti.

Tezer Özlü 10 Eylül 1943’te Kütahya Simav’da doğdu. Öğretmen bir anne ve babanın üçüncü ve son çocuğuydu. Ailesinin işi gereği Simav, Ödemiş ve Gerede’de büyüdü. O yılları ileride “Dört bin nüfuslu bir Anadolu kasabasında dünyaya bakmayı öğrendim. Altı yaşındaydım. Dünyanın sonsuz büyüklüğünü hissettim ve gitmem, çok uzaklara gitmem gerektiğine inandım…” diyerek anlattı.

  Henüz çocukken içine gitmek arzusu düşenlerdendi Tezer Özlü. Ablası Sezer ile dünyayı keşfetmek için yaşadığı küçücük kentin sonuna kadar yürürdü. Büyüdüğünde “Kalıplardan kaçmak için gidiyorum. Gitmekten yılmayacağım. Kentlere gitmek, kocalara gitmek, geri dönmek, ülkelere gitmek, tımarhaneye gitmek, gene gitmek, gene gelmek, hiçbir şey yıldırmayacak beni…” diyecekti büyüdüğünde.

“Kimseyle yaşlanmak istemiyorum kendimle bile” diyecek kadar cesur bir kadın oldu o. Yazın hayatı boyunca söyleyecek neyi varsa, kimseden çekinmeden söyledi.

  Özlü, hiçbir yerliydi, kimseye ait değildi ve kimseye sahip değildi. Belki de bu yüzden Beyoğlu’nun anti kahramanı mülkiyet nedir bilmez Hayalet Oğuz en yakın dostları arasındaydı. Nereli olduğunu soranlara “Hiçbir yerliyim” derdi ve haklıydı.

  O, “ben”ini ararken kendini kazımaktan çekinmedi. Yerinde duramayan, kabına sığamayanlardandı. Tezer Özlü ömrü boyunca kimliği, burjuvalığı, kadınlığı ile hesaplaştı. Hiçbir yerli olmadı, hiçbir şeyi, hiç kimseyi sahiplenmedi ve kimsenin olmadı.

  Alabildiğine riyasız ve açık yürekliydi. Aklın ve deliliğin sınırlarında psikiyatri kliniklerinde gezinirken üzerine zorla giydirilmeye çalışılanları reddetti. Tıpkı ömrü boyunca tüm otoriteleri reddedeceği gibi.

Türk edebiyatının lirik prensesi Tezer Özlü 29 sene önce 42 yaşında iken tıpkı Tomris Uyar gibi kanser nedeniyle hayata veda etti. Ardında az ve öz eser bıraksa da kalplerimizde derin izler bıraktı. O şimdi belki de bir yerlerden lodosta başı ağrımayanlara, uçakta iştahla yemek yiyenlere, karı veya kocasına hayranlık duyanlara, sabahları genel konular üzerine konuşabilenlere, âşık olunca, ömür boyu sürecek eşlerini bulduklarını sananlara, kendilerine hâkim olmaları gerektiğini sananlara, görgüden söz edenlere, insan dramının bilincinde olmayanlara gülümseyerek bakıyordur kim bilir…